top of page

Gökyüzünde Nehirler Var

  • Jan 2
  • 4 min read

Arthur


1800'lü yıllarda Thames nehrinin kenarında çamurda kıymetli eşyalar arayan bir kadının bebeği olarak dünyaya gelir Arthur. Doğduğu andan başlayarak bir kere algısına giren hiçbir şeyi unutmayan bir hafızası vardır. Doğduğunda kar yağmaya başlar ve bir kar tanesi gelip tam ağzına düşer bebek Arthur'un. Ağzında annesinin sütü ile bir araya gelen kar tanesi sayesinde Arthur için karın tadı ana sütü gibidir artık.

İngiltere'nin fakir bir mahallesinde marangoz ve ayyaş bir babanın oğlu olarak yaşar Arthur. Daha sonra ikiz erkek kardeşleri de olur ve başkalarıyla da paylaştıkları küçücük bir evin içinde yaşam mücadelesi verirler. Eğitim fırsatı olan birkaç fakir çocuğunun gittiği bir okula gitme şansı yakalar ona destek olan bir dernek sayesinde. Başlarda keyfi yerindedir buraya gidip gelirken ancak sevdiği öğretmeninin yerine bir başkası gelir ve matematik dersinde bu yeni öğretmenin hatasını belirtince cezalandırılmak üzere müdürün yanına gönderilir. Müdür acımazsızca cezalandırır Arthur'u. Bu olay üzerine Arthur bir daha okula gitmez.

Babası para kazanması için Arthur'u bir matbaada işe sokar ve burada Arthur kendisini sevdirerek bir yer edinir. Matbaacılığını inceliklerini öğrenirken bir yandan da bu kitabevinde basılan kitapları okuyarak kendisini geliştirmeye de devam eder.

British Museum'a getirilen lamassuları gördüğünde Arthur yavaş yavaş Mezopotamya'ya doğru çekilmeye başlar. Ünlü yazar Charles Dickens tarafından kendisine hediye edilen kıyafetlerle sonunda British Museum'a girmek için kendisini daha uygun hisseden Arthur o büyük lamassuları görmek için müzeye gider. Gezerken kendisini Ninova eserlerinin sergilendiği bölümde bulur ve çok sayıdaki kil tabletlerle karşılaşır. Yaklaşıp yakından incelediğinde üzerlerindeki işaretlerinin bir yazı sistemi olduğunu farkeden Arthur kil tabletlerde yazanları anlayabilmek için her gün düzenli olarak matbaadaki öğlen arasında müzeye koşar ve kil tabletleri inceler. Doğuştan gelen güçlü hafızası tabletlerdeki örüntüleri anlamasına ve anlamlandırmasına yardımcı olur. Arthur'un düzenli gelişleri zamanla müze personelini huzursuz etmeye başlar. Ancak müze sorumlusu Arthur'un kil tabletlerde yazanları anlayabildiğini farkeden müze sorumlusu düşük bir ödeme karşılığında arthur'dan bu kil tabletleri düzenlemesi ve üzerinde yazanları tercüme etmesi için yardım ister. Bu şekilde British Museum ile çalışmaya başlayan Arthur ilerleyen zamanda aslında yükselebileceği matbaacılık işinden ayrılır ve daha düşük ücretle çalışacağı müzede özel tutkusu olan kil tabletlerde ilgilenmek için çalışmaya başlar.

Çevirisini yaptığı tabletler genelde alışverişler ve envanterler ile ilgiliyken bir gün Arthur bir şiire denk gelir bu tabletlerde. Gılgamış Destanı. Ve şiirin geri kalanını bulmak için Ninova'nın bir zamanlar olduğu yere gider. Burada Ezidi bir kıza aşık olur. Leyla...

Arthur tutkunu olduğu kil tabletlerin peşinden gittiği Mezopotamya'ya Leyla'yı görme umuduyla yıllar sonra geri döndüğünde Leyla'nın yıllar önce gördüğü yıkım ve soykırım kehanetinin gerçekleştiğini ve yüzlerce Ezidi'nin can verdiğini öğrenir. Leyla'yı bulma umuduyla Castrum Kefa'ya yaptığı yolculukta susuzluktan ve hastalıktan verir o topraklarda.


Narin


Narin faqra (Ezidilerde kahin kadınlara verilen isim) Leyla'nın soyundan gelen Ezidi bir kız çocuğudur. Dicle Nehri'nin kıyısında anneannesi Besma ile birlikte yaşar. Annesini küçük yaşta kaybetmiştir, babası müzsizyenlik yapıp para kazanabilmek için sürekli çalışmaktadır. Narin'in bir rahatsızlığı vardır ve doktorlar birkaç sene içerisinde sağır kalacağını ve bunu önlemenin bir yolu olmadığını söylerler. Narin'in anneannesi Besma küçük torununu sevgi ve şevkatle büyütür. Suyun kudretini anlatır torununa, tüm bildiklerini aktarır. Yaşadıkları bölgeye bir baraj yapılmaktadır. Yaşadıkları bu güzel ve kültürce zengin topraklar barajla yok edilirken Ezidiler olarak kendileri de sürekli olarak dışlanmaya ve şiddete maruz kalmaktadırlar. Ezidi inancına göre kutsanabilmesi için Narin anneannesi ve babası ile birlikte Irak'a gider. Ancak burada sırf Ezidi olmalarından kaynaklı yapılan saldırılarda anneannesi ölürken Narin esir düşer ve babasının başına ne geldiğini de öğrenemez. Kendisini esir tutan komutanın evinde başka Ezidi kadınlar ile birlikte zor şartlar altında yaşamaya zorlanan Narin birkaç sene sonra da başka birisine köle olarak satılır.


Züleyha


Züleyha 2000'li yıllarda İngiltere'de yaşayan bir hidrologtur. Boşanma aşamasında, ağır bir depresyonda ve intihar düşünceleri içerisinde bir kadın olan Züleyha Thames nehrindeki tekne evlerden birisine taşınır. Planı bağlı olduğu suda hayatına son vermektir ve bu ev planı için mükemmeldir. Züleyha anne ve babasını Türkiye'de Dicle kenarında yaptıkları kampta gelen ani bir selde kaybetmiştir ve ona Malik dayısı bakmış, kendi kızından hiçbir zaman ayırmamıştır. Yüzen evin sahibi Nen dövme sanatçısı bir kadındır. Unutulmuş Tanrıça isimli dövme salonunda Mezopotamya'dan kalma işaretleri dövme olarak yapar. Nen ile ilişkileri ilerledikçe Züleyha bu geniş kültüre daha da yaklaşır. Mesleği sebebiyle zaten Ninova'nın olduğu yere, Narin'in yaşadığı yere yapılan barajdan da haberdardır.

Züleyha'nın kuzeni Helen'in kızı Lily oldukça hastadır ve böbrek nakli gerekmektedir. Dedesi Malik tüm imkanları araştırır ve en sonunda uygun bir donör bulunduğunu ve ameliyat için İstanbul'a gidileceğini söyler. Tesadüfi bir şekilde Züleyha bu donörün kim olduğunu öğrenir. Donör Narin'dir.

Züleyha bunu öğrendikten sonra dayısı kendisiyle konuşmaya gelir ve Narin'in köle gibi alınıp satılan Ezidi bir kız olduğunu, bir böbreğini Lily'e verdikten sonra ona kendisinin bakacağını ve köle olduğu hayattan kurtulup insan gibi yaşamasını sağlayacağını söyler. Yine de bunun çok yanlış bir şey olduğuna inanan Züleyha bu durumdan haberdar olmayan Helen'e haber verir ve yasal yollardan başka bir donör aramaya devam ederler. Bu sırada Narin'i de yalnız bırakmazlar, onu olduğu yerden alırlar ve tutsak hayatına son verirler NEn ile birlikte.



Bu üç karakteri birbirine bağlayan çok önemli bir şey vardır. SU... Bir yağmur damlası olarak Kral Asurbanipal'ın kafasına damlayan su oluşturduğı kütüphane ile ün salmış entelektüel kralın zulmüne şahit oldu. Buharlaşıp yeni bir döngüye başladığında bir kar tanesi olarak bebek Arthur'un ağzına düştü. Bundan yıllar sonra kutsanmak üzere Dicle'nin kenarında duran Ezidi kızı Narin'in eline bir kutsanmış su damlası olarak damladı, Sincar dağında kızı ölümden kurtardı. Sonra da Thames nehrindeki bir yüzen evde Züleyha'nın bir damla gözyaşı olarak damladı. Yıllara yayılan bu hikayede şahit o su damlasıydı. Arthur'un tutkusu olan kil tabletler yazılırken, Arthur o tabletleri araştırırken, Narin anlayamadığı Ezidi zulmünün içerisinde hayatta kalmaya çalışırken ve Züleyha sonlandırmayı düşündüğü hayatına devam ederken o su damlası hep oradaydı. Hikayenin her bir anına şahitti.


Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında özellikle sayfalarında kaybolduğum, elimden düşüremediğim, hemen hikayenin tamamını öğreneyim isterken aynı zamanda hiç bitmesin istediğim çok güzel bir kitaptı. 2025'in son haftasında elimden düşürmediğim bu kitap hem sürükleyiciliği hem de hikayesiyle beni büyüledi desem abartmış olmam. Farklı zamanlarda ve farklı yerlerde geçen hikayelerin birbirine bu derece ustaca bağlanmış olması beni resmen hayran bıraktı. Bir tarafta insanların yıllar öncesinden geleni anlamlandırmaya çalışması varken diğer tarafta bir kültürün hiç anlaşılmaya çalışılmadan hor görülmesi, zulmedilmesi, katledilmesi, köleleştirilmesi var. Tüm hikayelerde ise su şahit. Tarafsız ve yargısız, yalnızca orada ve şahit.


Sürükleyiciliği ve etkileyiciliği ile kesinlikle okunması gereken harika bir kitap.

Comments


bottom of page